Nomuli tarihi

Bu satırlar “yapay dilcilik hakkında müşahede” kitabımdan alınmıştır. Şahıs isimleri değiştirilerek yazılmıştır.

Soru: yapay lisan yapma fikri nereden aklına geldi?
Cevap: dünya globalleşiyor ve kültürel alışverişler hız kazanıyor günümüzde yabancı dile rastlamak olağan bir durumdur. Devir ingilizcenin yabancı dil olmaktan çıktığı devir oldu desek yanlış söylemiş olmayız. Nereden aklıma geldiği meselesine gelince, çevremdeki dillerin çokluğu sebebiyle aklıma geldi. Mesela camide ezanlar arapçadır, ibadetler arapçadır, sokakta tabelalarda ingilizce sıklıkla kullanılır özellikle marka isimlerinde. Bunları geçtim benim annem gürcüce bilir ve kendi akrabalarına misafirliğe gitse ya da onlar bize gelse gürcüce konuşur arada. Sonra da okul. Sınıfta mesela çocuğun ingilizcesi zayıf gelirdi lakin şakır şakır kürtçe konuşabilirdi. Madem bu kadar dil vardı çevremde benim ne eksiğim vardı? Ben de bil dil yaparım diye düşündüm ve yaptım.

Hayır özentilikle alakası yok kişisel istek yani, sırf siz varsanız ben de varım meselesi. Kaldı ki bu tür hissiyatlar insanoğlunda olağan bir olgudur.

Soru: yapay dil yapmak yerine yabancı dil öğrenemez miydin?
Cevap: yabancı dil biliyorum zaten dil öğrenmeyi de severim. Mesela diyebilirler annen gürcüce biliyordu madem neden gürcüce öğrenmedin? Diye. Güzel bir soru lakin kendi kimliğimi ortaya koymak isteğim baskın geldi. Gürcüce mi? Annem evde konuşmaz ki onu, ayrıca türkiyedeki gürcücenin içinde bir sürü türkçe kelime vardır. Gürcüce konuşursun ama 3’te biri türkçedir. Annem de gramer bilmez mesela çünkü ana dilidir ve yaşayarak öğrenmiştir. Lakin benim öğrenmem için gramer bilgisi gerekli bir bakıma. Gramer dersi verecek hali de yok ya kadının.

İngilizce mi? Onu zaten biliyoruz. Ha diyeceksiniz dil yapmasaydın ve öğrenseydin diye. Lakin okulda zaten dersi vardı ve öğretiyorlardı. Diyeceksiniz kursa gitseydin diye. 11-12 yaşındayken kursa ayıracak bütçemiz ve vaktimiz de yoktu açıkçası. Kursa gittim elbette ama kendimi geliştirerek gittim 2013 yılında. Okul ingilizcesi yani “beginner” seviyesini kendi çabalarımla “pre intermediate” seviyesine çıkarttım ve öyle gittim kursa. Okuldaki ingilizce dersi mi? O zaten eğitim sistemimizin büyük sorunlarından bir tanesi. Senelerce çocuklar ingilizce dersi görür hesapta lakin arpa boyu ilerleme kaydedilemez. Ortaokul zamanlarında benim ingilizce kelime dağarcığım ingilizce sınavları süper geçenlerden daha fazlaydı gerisini de siz hesap edin.

Soru: pekiyi birden mi aklına geldi yoksa bir sürecin ürünü müydü?
Cevap: aslında bir sürecin ürünüydü. bu süreçte çevremde yabancı dillerin çeşitliliğiydi. İngilizce dersi görüyorduk lakin ilkokul ingilizcesi yani. Henüz çoğu tense’i bile bilmiyorsunuz ama öyle bir şey yapmalısınız ki hem öğrenmek için ders beklemeyesiniz ya da kurs masrafı vermeyesiniz. İşte bu yapay dil projesi bunun ürünüydü. 2002 yılından evvel de kelime icat ettiğim olurdu ama henüz bir dil filan yapmamıştım lakin 2002 yılında “yapsam fena olmaz” diye çok düşündüm ve bir gün evde çizgi film izlerken(11 yaşında bir çocuktum malum) filmde iletişimle ilgili bir bölüm geçmişti yani farklı iletişim yolları ile ilgili. Ben de bundan hareketle ortaya atmakta beis görmedim. Zaten daha evvelden kuş dili par dili gibi şeylerin varlığından haberdardım ve okul yoluna koyuldum. Okulum evime 3 dakikalık bir mesafedeydi ve o güne kadarki düşüncelerimde türkçeye benzer bir dil yapmak vardı. Yani ben yapay dil yaparken maksadım türkçeye yeni bir kol oluşturmaktı diyebilirim ve kelimelerin içerisine bolca h harfi serpiştirerek bir dil ortaya attım. İsmini de kaptanca olarak belirledim.

Soru: neden kaptanca yaptın?
Cevap: çünkü türkçeye bir tür olarak tasarlamıştım mesela karadenizde konuşulan türkçeye türkçenin karadeniz ağzı denir. Ayrıca o günlerde dünya çapında hedefi olan bir dilden ziyade arkadaşlar ve akrabalar arası bir dil planlamıştım. Daha çok ise sınıfta konuşulabilecek bir dil fikri yani. Lakin sonraki zamanlarda işlerin boyutu değişince kaptanca evvela kaptano oldu. Türkçeden büyük miktarda farklılaşınca qosel leysane oldu, en son aşamada yapısı da kelimeleri de, amacı da kendine has olunca nomuli oldu ve yıllardır o şekilde devam ediyor, bundan sonra da edecektir.

Soru: İlk anda vaziyet nasıl karşılandı arkadaşlar arasında?
Cevap: okul yolundayken birşeyler tasarlayıp öğrenci andı için bahçede toplanılan öğrenciler arasında bizim sınıfın olduğu yerde yerimi aldım gelir gelmez kendi lisanımı konuşmaya başladım ve anlaşıyorduk çünkü türkçeye oldukça yakındı. Sınavdan kaç beklediğimi sordular ve cevap verdim. Sonra hangi dili konuştuğumu sordular ben de cevap verdim. Bir arkadaşım güzel bulurken ve mümkün bulurken diğeri kafadan atıyor ya demişti. Evet o gün kelimeleri sallamıştım ve bu sadece o güne mahsustu. Ama bir yerde temel atılmıştı yani. Okulların tatil oluşuna kadar da bu dil pek gündemde olmadı hatta kimse fark etmedi bile sınıfta. Saman alevi gibi parladı ve kayboldu. O sene aynı aylarda ilk otobiyografimi de yazmıştım ve içerisine bu lisandan cümleler de serpiştirmiştim lakin fark edilmedi bile. Lakin 5.sınıfta bu dil bazılarının aklına yer etmişti varlık olarak yani. Örneğin güneş dursun diye bir öğrenci vardı 5.sınıftan sonra okulunu değiştirmiş 8.sınıfa kadar başka okulda okumuştu ve 8.sınıfta tekrar aramıza katıldığında kaptanca projesini hiç garipsemedi demek ki halen aklındaydı hatırlatınca hatırlamıştı.

Soru: ilk gün ailenin tepkisi ne oldu?
Cevap: umursamadılar. Annem “iyi, tamam” deyip ev işlerine devam etti, babam da türkiyede kürtçe bilen insanlar var çok dedi o kadar. Yani ailem de fark etmedi ilk zamanlarda. Herhangi bir şey yapıp yapmadığımı ne ailede ne akrabalar arasında bilen yoktu o sene hemen hemen

Soru: 2002 yılında sözlük çalışması oldu mu?
Cevap: evet denedim. Yapmaya çalıştım türkçe sözlükteki kelimeleri teker teker geçiriyordum 2 sayfa yazdığımı hatırlıyorum lakin sonradan vazgeçtim sözlük projesi için erken olduğunu düşündüm. Evet türkçe dersi görüyorduk lakin gramer bilgisini bırakın kelime dağarcığımız bile kısıtlıydı. Etimoloji mi? O bilgi hiçbirimizde yoktu. Evet sınıfta kelime dağarcığım diğer öğrencilere nazaran fazlaydı lakin bir yetişkine nazaran yeterli değildi. Bu sebeple o yıl kaptanca konusunda fazla bir ilerleme sağlayamadım. Saman aleviydi o yıl dedim ya dil doğmuştu evet hatta cümleler uyduruyordum lakin aynı cümle içindeki kelimeler sürekli farklılaşabiliyordu. Bol “h harfi” kullandım kelimeler için bu zaman diliminde. Olay çoğunlukla hece aralarına h harfi serpiştirmekti kaptancanın ilk mantığı buydu. Kaptanca başlangıçta bir nevi kuş dili halini almıştı. Şöyle mesela:

“bohol h harfihi kuhullahandem kelihimelear hiçün la zeheman dilhimihinde”

Bu en ilk aşamadan aklımda kalan bazı kelimeler şöyleydi:

Bhazem=bazen
Biheseme=bizim
Ghozel=güzel
Ohretmean=öğretmen
Seaneyorleardı=sanıyorlardı
Ohrenci=öğrenci
Yhoz=yüz
Eşege=eşek
Kophage=köpek
Keddie=kedi
Gonaş=güneş
Etalya=italya
Fiensuilla=venezuela
Lipazig=Lazım (bu kelime kaptancadan bile eskidir)
Cak=bacak
Ageron=acar
Zame=herşey

Soru: ne zaman dil çalışmaları tekrardan tetiklendi?
Cevap: çalışmalar 2003 ocak ayına kadar tetiklenmemişti. Haziran 2002 gibi duran proje sonbahara doğru neredeyse “bir anlık heves” olarak nitelenip ortadan kaybolacaktı. Lakin 2003 ocak ayında projeyi tetikleyecek bir şey oldu. Yarıyıl tatilindeydik Emir yılmaz adlı bir akrabamızın evine gitmiştik ve o evdeyken makarnaya marakuda dedi. Neden bunu dedin? Diye sorduğumda ben öyle diyorum dedi. Evet bu benim yaptığımın bir benzerini yapmıştı. Ve “abi ben de senin yaptığın kelime icatlarını yapıyorum kaptanca adı altında” dediğimde bu projenin hortlamasına sebep olmuştu. Uykudan uyanış yaşanmıştı artık kaptanca adı bir kez daha yankılanacaktı.

Soru: emir yılmaz’ın “kaptanca projesini benim sayemde buldun” iddiası doğru mudur?
Cevap: emir yılmaz yanılmaktadır etkisi de sandığı gibi çok değildir. Onun iddiasına göre ben 4.sınıftayken marakuda sözü olayı yaşandı ve öyle bulundu diyordu lakin bu bir tarih yanılgısıdır 4.sınıftayken ben yapay dil yapmıyordum ve marakuda muhabbeti 6.sınıfta ortaya atıldı o da projenin uykudan uyanmasına sebep oldu. Diyeceksiniz mesela “yıllar boyunca kelime uydurmuyor muydu?” diye, lakin ben hatırlamıyorum daha eski zamanlarda birkaç kere kelime uydurmuş olabilir ama akrabalarım arasında tek uyduran o değildi diyebilirim. Yani bir etkisi olmuşsa da o çok büyük bir etki değildir çünkü yılda 2-3 kez emir yılmazı ancak görüyordum.

Soru: 6.sınıftayken dil üzerinde yaptığın geliştirmeler nelerdi?
Cevap: 6.sınıfta evet dil uyanmıştı lakin önceliğim olarak ele almadım fakat metin akdamar adlı bir arkadaşıma gel benim kaptanca projemin konuşanı sen ol diye teklif etmiştim. Tabii bir belirli yapısı yoktu dilin ama herhalde ikimiz taşın altına elimizi koyarsak bir şeyler olur diye düşünmüştüm. Başlarda o da “olabilir” demişti de birkaç güne aramız bozulunca vazgeçmişti doğal olarak. Zaten kendisiyle aram fazla iyi değildi son 1 senede yaşanan bir takım şahsi tatsızlıklar yüzünden. Bu yüzden sistematik bir başlama 7.sınıfta mümkün olabilmişti.

7.sınıftayken dil üzerinde gelişmeler

Ekim 2003 tarihinde iyice “olur aslında neden olmasın” diye iyice düşünüyordum, bir takım yapılar da oluşturmaya çalışıyordum. Kararlıydım yapacaktım bu projeyi. Aralık ayına kadar “ne yapsak, nasıl yapsak” diye düşünürken günlerden bir gün türkçe dersinde öğretmen ders anlatımını bitirmiş son 20 dakika için sınıfta oturmak kaydıyla serbestsiniz demişti. Serbesttik evet ve ben yine dil üzerinde düşünürken aldım elime kalemi bismillah deyip açtım defterin arkasını ve yazmaya başladım kelimeleri. Sırayla yazıyordum aklıma geleni. Bir oturuşta 50 civarı kelime icat ettim. Yan sırada oturan özlem çelik adlı adlı arkadaş “mustafa ne yazıyorsun?” dediğinde “kaptanca projesi özlemciğim” demiştim. Tabii daha evvelden proje üzerinde bir şeyler tasarladığımdan haberi olduğundan mütevellit yadırgamaksızın aldı okudu ve diğer arkadaşlarına da gösterdi. Defter sınıfta ön sıralardan en arka sıraya kadar gitti. “gayet güzel” dediler ve gizem çubuklu adlı arkadaşın da hoşuna gitti ve “komikmiş mustafa” dedi. Ve özlem bana şöyle bir teklifte bulundu;

“mustafa bunu sözlük yapıver okuyalım”

Evet özlem meseleyi daha ileri taşıyıp sözlükten bahsediyordu. İlgi toplanmıştı fitil ateşlenecekti lakin yine de zaman vardı.

Soru: aralık ayına kadar sınıfta bu dil için bir girişimin olmadı mı?
Cevap: kasım ayında oldu. Bir gün beden eğitimi dersinde nomulice bir metin yazdım tahtaya ve sınıfta birkaç tane kız vardı ve deniz demirel adlı bir arkadaş “bu ne lan” demişti ve ben de yapacam böyle bir şey diye aldı tebeşiri eline türkçe cümledeki harfleri değiştirdi. Olayı tamamen yanlış anlamıştı ben öyle bakıyordum. Yaptı yaptı dışarı çıktı. Sonradan öğrendim ki bir televizyon programında böyle bir şey yapmışlar bu da onu taklit etmiş.

Soru: ilk sözlüğü nasıl ortaya çıkardın? Ne gibi süreçlerden geçildi?
Cevap: 2004 yılı başlangıcından itibaren “bir sözlük şart” diye ben de düşünmüştüm ve bir gün elime dil kavramıyla ilgili bir kitap geçmişti. Diller konusunda detaylı bilgileri vardı ve tesadüf bu ya aklımdaki soruya da cevap aradığım bir bölüm vardı “yapay dil olabilir mi?” diye

Evet dedim aradığım sorunun cevabı buydu açtım ilgili sayfayı ve okumaya başladım. Benim bahsettiğim gibi kuş dilivari kelime oyunlarından filan bahsediyordu. En gelişmiş yapay dilin ise esperanto olduğundan bahsediyordu. Esperanto projesini tanıtıyordu yani özetle. Ve tanıtılan proje ile benim düşündüğüm bir yapay dilin yapısı da çok örtüşüyordu. Esperantonun yapısına bakmıştım basit gelmişti ve “basit yapmış daha detaylısını ben yaparım bu ne ki?” dedim içimden. Ve tamam demiştim kolları sıvayacaktım. Çevremde bırakın esperantoyu yapay dil kavramından bihaber insanlar varken ve ön yargılar kırılamamışken ben bir kitabın bir sayfasında tanıtılan esperantoyu geçme hedefine kilitlenmiştim. İşte motivasyonum da gelmişti ve kolları sıvamaya az kalmıştı.

Evvela düşündüm neyi nasıl yapsam diye. Elimde sadece bir ilköğretim türkçe sözlüğü vardı ve içerisinde her kelime de yoktu. Mesela dolap kelimesi yoktu sözlükte. Ve 4 mart 2004 gününün gecesinde elimde önceki seneden kalma okul defterimi elime aldım yanımda da sözlük vardı ve “ya Allah bismillah” diyerek başladım bir yerden başlamıştım artık iyi ya da kötü bu bir devrimdi bir nevi. Sözlükten bakarak yazıyordum ve günlük hayatta kullandığımız kelimeleri seçmeye çalışıyordum. 4 mart 2004 Perşembe akşamı başlamıştı herşey. Her gün okula gitmeden evvel ve okuldan döndükten sonra defteri ve sözlüğü açıp geçirmeye başlıyordum. Bazı kelimeleri kendim uyduruyordum, bazılarının formlarını bozarak sözlüğe ekliyordum, bazılarını ise türkçeden direkt olarak alıp kullanıyordum. Haftasonu geldiğinde ise daha fazla zaman ayırabilmiştim sözlüğe.

Her haftasonu şener yılmaz adlı arkadaşım ve akrabam bizim eve oyun oynamaya, muhabbet etmeye geliyordu ve bu projeyi gördü lakin “henüz bitirmedim elbet bitecek” dedim. Haftasonu 2 gün böyle geçti. Hesapta pazartesi hazır olur diye planlamıştım lakin Salı gününe ancak yetişti.

Yetişti yetişmesine ama öyle bir ilkel formdaydı ki sormayın gitsin. Kelimeler direkt sözlükten geçirilmişti zaten türkçe sözlükte bazı günlük hayatta kullandığımız kelimeler mevcut bile değildi. Mesela z harfinde 1 tane kelime mevcuttu, bazı harflerde 5-10 kelime vardı bazılarında 50 civarı kelime vardı ki bugün de olduğu gibi o gün de en fazla kelimeler a ve k harflerinindi. Gramere gelince gramer hemen hemen yok gibiydi. Sadece zaman tipleri mevcuttu bunun haricindeki gramer türkçeyle aynıydı. Ve tanıtım 9 mart 2004 Salı günü yapılacaktı. 9 mart günü ilk 2 ders beden eğitimi dersiydi ve o derslerde sınıfta kimse olmazdı. 3 ve 4 numaralı dersler en uygunlarıydı çünkü ingilizce dersiydi. İngilizce dersi işlenirken bir yandan da kaptano soselok’u çıkartacağım ve arkadaşlarım tarafından fark edilince olaya öğretmen dahil olacak ve tanıtım hazır atmosferiyle gelecekti. Hiçbir okul içi hadise bu tanıtımı durdurmaya güç yetiremezdi plan harikaydı lakin çocukların biyokimyasal reaksiyonlarına hitap edecek bir olaysa durumu değiştirebilirdi ki oldu. Beden eğitiminin 2.dersinin sonunda matematik öğretmeni seminer yapılacak demişti ben anlamamıştım “ne semineri be” diyordum. Öğrenciler de pek bir şey bilmiyordu öğretmene sordum ve ne dese beğenirsiniz;

“cinsel eğitim” demesin mi? Hah işte tanıtımı baltalayacak yegane şey yani biyokimyasal reaksiyonlar. Zaten konuyu biliyordum ve seminere filan da girmedim. Ertesi derste de tanıtım yapamadım çünkü muhabbet farklı yönlere kaymıştı sıkıysa git kaptancaya çevir muhabbeti. “neyse” dedim ertesi güne kalmıştı artık tanıtım.

Tanıtım günü yaşananlar

Getirdim sözlüğü sınıfa açıverdim tanıtıma başladım. “bu var ya değerli arkadaşlar bu kaptancadır bu bir dildir, bu yapay bir dildir, bu sınıfımıza bir armağandır. Acele etmeyin zamanla alışacaksınız” doğal olarak ilgi odağı olunmuştu. Lakin uzun zamandır aramızın ne iyi ne kötü olduğu metin akdamar adlı arkadaşta işi sulandırmak istiyordu. Aslında kendisi kürtçe biliyordu ama kürtçeyi “yapay dil yaptım” diye sınıfa yutturmaya çalışacaktı ama ben yemedim tabii ki ve şunu dedim;

“bana bak bu meseleyi ne sen sulandırabilirsin ne de senin kralın gelse sulandıramaz. Efendi gibi otur sonra karışmam” demiştim. O güne kadar bu kadar kesin konuşmazdım. Gözlerimden okunuyordu kararlılığım. Sözlüğü elime almış dolaşıyordum okumak isteyenin önüne koyuyordum lakin benden izinsiz dokunulmasına müsaade etmiyordum. İlgi çekilmişti, ortam oluşmuştu öğrenen yoktu konuşan tekti ama bu bile güzeldi.

O günün akşamıysa özlem çelik adlı bir arkadaş ki kendisi “sözlük yap” tavsiyesini verendir benden sözlüğü ödünç istedi o gece onda kaldı. Başka zamanlar da başkaları istemişti lakin vermemiştim. Sözlüğü o gece ödünç vermiştim ve o gece kafama takıldı hatta “sözlüğü yanlışlıkla küçük kardeşi yırtar mı?” diye düşünmüştüm. Lakin okuyup ertesi gün geri verdi. Nomuli tarihinde sözlüğün orijinal nüshasını ilk ve son kez bir kişiye ödünç vermiştim. Hatta özlem çelik adlı arkadaşa kelime ekleme hakkı da vermiştim ama bu hakkını kullanmamıştı.

Soru: çevrende tepkiler nasıldı
Cevap: babam bir şey demedi lakin annem aşırı karşı çıktı. O da bilgisizliğinden yani. Tek kelime kaptanca cümle duymadan, felsefesini, altındaki düşünceyi merak etmeden karşı çıktı. Karşı olma sebebi de “duyulmamış bir şey” olmasıydı. Lakin bu komik bir sebepti duyulmamış bir şey yanlışsa o zaman dünyada hiçbirşey hatta tekerlek bile icat edilemezdi. Çünkü tekerlek icat edildiğinde kimse tekerleği duymamıştı. Anneme anlatmaya çalışıyordum ne güzel bir aktivite olduğunu lakin anlamıyordu. Bazı akrabalarımıza bile yanlış anlatıyordu, hatta bazı akrabalarım “iptal et onu” bile diyordu aklınca.

Olumlu tepkiler de vardı olumsuzları da vardı. Olumlu tepkiler tebrik ederdi olumsuzlarınsa yıkıcı etkisi vardı. Öğrencilerden olumsuz tepki verenler cevabını alıp yerine otururdu da yaşı büyükler asıl meseleydi. Üstelik hem yaşı büyük hem de cahilse seyret gümbürtüyü. Ama akrabalar konusunda da yine pek sıkıntı çıkartan olmadı. Sıkıntı annemin sözlerindeydi.

Sözlük iyi hoş giderken ve artık öğrenciler arasında da varlığı bilinirken sözlüğün nisan ayında 2. Baskısını yapmaya karar verdim çünkü kelime sayısı yetmiyordu sığmıyordu deftere. 2. Baskıyı yaptım ben de ve güzel bir gramer de ekledim. İşte şimdi dile tam manasıyla benzemişti. Ama kıskançların öfkesi de artıyordu, nomuli düşmanlarının hasedi de artıyordu. Lakin bütün bunlar beni daha da teşvik ediyordu.

  1. baskıda bazı örnek cümlelere de yer vermiştim ve de bir sözlüğe yakışır biçimde her türlü kelimeyi eklemiştim. Bazıları neden müstehcen kelimeleri ekledin diye sitem ediyordu ama bu bir sözlüktü müstehcen ya da değil bu kelime kaptano dilinin kelimeleriydi. Müstehcen kelime filandı ama kızlar da okumaya bayılmıyordu değil hatta gidip küfür oluşturuyorlardı. Bir gün yaptılar bunu ve yeter deyip sözlüğü ellerinden aldım. Sonra bir sürü küfür ettikleri için birisi diğerine derste “ay kız iyice pisleştik ha” demişti. Ben de duydum tabi ve “kızım sen gidip onca fiil ve kelime arasından cümle olarak onları seçiyorsun ve konuşuyorsun sonra yakınıyorsun, yok yani ben ekledim diye de suç benim değil çünkü adı üstünde söz-lük. Mesela gidip “ben araba kullanıyorum”, “ben okula gidiyorum diye cümle oluşturabilirdiniz tutan mı vardı?” deyince anlamışlardı beni.

Bazıları da vardı ki “mustafa şimdi tamamını okuyacağım bak ayıp kelime varsa okumayı bırakırım” diyordu. Ben de “anlaşıldı b harfine geçemeyeceksin bile” diyordum.

Soru: sınıfta bu dile karşı yaklaşım nasıl ilerliyordu
Cevap: çok ilginçtir o zamanlar kaptano projesine kimsenin eleştiri getirmesini pek istemiyordum. Hatta benden izinsiz sözlüğe dokunulsun bile istemezdim, bazı çocukların gıcıklık amaçlı yırtmasından çekinirdim diyelim. Ama okumak isteyen benim rızam olmasa da okurdu. Sonradansa “madem okumayı çok istiyorlar ısrarcılara karşı hoşgörülü olayım” demiştim ve izin vermiştim okuyanlara ama masadan bu defter ayrılmamalıydı.

Mesela metin akdamar adlı arkadaşla sınıf içerisinde kelime ekleme meselesi yüzünden sürtüşme yaşamıştık. Malum kelime eklemek konusunda yetkili olan bendim ve de benden başka özlem çelik adlı arkadaşa kelime eklemesi için müsaade ediyordum. Bir gün metin adlı sıra arkadaşım “mustafa soselok’a kelime eklemek istiyorum beğenmezsen silersin” demişti. Ben de “yok buna izin vermem sadece özleme müsaade verdim” dediğimde o da aklınca akıllılık yaparak özlem adlı arkadaşıma gidip “kelime ekleme yetkini 2 dakikalığına verir misin?” deyince ben “müsaade etmem buna sen yetkiyi versen de ben verdiğini onaylamıyorum özlem” dediğimde metinin çaresi tükenmişti ve laf dalaşına girmişti “yani eklesem ne olacak” filan diye. Ama ben onun niyetini iyi olarak görmediğimden şunu dedim;

“Sözlüğe bir şey yazamazsın ama ders defterimin arkasına yaz bakalım” dediğimde kazık ve kazma kelimelerini yazıp yanına geometrik şekiller çizdiğinde “hadi oradan be dalga mı geçiyorsun benimle geometrik şekil çizerek sözlüğümü karalayacaktın demi?” diye çıkışınca bana “sen kaşındın ben de dil yapacağım demişti ve defterini alıp kelimeler yazmaya başlamıştı. Onda kelime oluşturacak hal ve tavırlar yoktu dedim içimden “kürtçe birşeyler yazıyor” diye. Ama deftere bakmama müsaade etmiyordu ve de “sana bakmak yasak” diyordu. Lakin bir anlık boşluğundan yararlanıp defteri elime aldığımda komediyi görmeliydiniz adam “kaptanca karşıtları cemiyeti dili” diye başlık atmıştı altında da kürtçe kelimeler vardı. 2 saniye içerisinde defteri parçalarına ayırıp metinin eline verdim. Gümbürtüyü diğer arkadaşlar da duydu tabii ki.

Tepki de özlem çelikten gelmişti ve “mustafa senin birisi soselok’unu yırtsa hoşuna gider mi?” demişti ve “yenisini yazarım” dediğimde gizem çubuklu adlı arkadaşta “o zaman mustafa ben yırtayım şimdi” demişti. Ben de “sıkıysa yırt” demiştim ve susmuştu. Metin de “şimdi yırtmam lazım ama yapmayacağım” dediğinde “yapamazsın zaten” demiştim ve bu sayede metin de uzun zaman sonra benim yapay dil konusunda ciddiyetimi kafasına iyice yerleştirmişti.

Evet ilk zamanlarda başka bir yapay dil çalışması yapılmasını pek istemiyordum lakin bugün olsa yapılsın derdim. Sonuçta hiçbir yapay dil nomuli kadar uzun soluklu ve detaylı olmayacaktı.

Diğer bir mühim tepkimeyse ebubekir sadık güneş adlı çocuktan gelmişti. Bu başta ben ebubekirce yapıyorum diyordu kendi kendine lakin aslında yapmadığı her halinden belliydi. Ve bir gün ağzından baklayı çıkardı ve “saçma sapan şeyler yapıyorsun” dedi. Ben de “böyle düşünüyorsan benimle muhatap olmayı kes, senin gibi biriyle muhatapta olmam” dediğimde “tamam ya sustum” demişti o kadar. Ama arada benim dil projeme de göz atıyordu. Hem saçma diyordu hem göz atıyordu. Gizli hayranlık yani

Bir özentilik lisanı olarak yılmazca

Kaptano projesinin sözlüğünü yazmaya başladığım mart 2004 tarihinde şener yılmaz isimli hem arkadaşım hem de uzaktan akrabam olan çocuk her hafta sonu bize gelirdi ve benim kaptancayı görünce bana “ben de yapacam yılmazca” demişti. Tamamen özentiden başka bir şey değildi. Zaten kendisi gürcüce biliyordu ve bir de yılmazcaya ihtiyacı yoktu ama yaparken öylesine yöntemler izledi ki bu yaptığına yapay dilcilik pek denemez.

1.periyot: tersten kelime yazma

Buna kaptanca sözlüğün ilk basımından sonra başladı ve tersten kelimelere yılmazca dedi. Halbuki bu yapay dil bile değildi sadece Türkçeyi tersten konuşmaktı. Mesela çikolataya atalokiç, matematiğe kitametam, saate taas demek gibi. Örneğin:

Netsret erelemilek aczamlıy ided=tersten kelimelere yılmazca dedi.

Hatta defter alıp sözlük yapmaya başladı lakin ertesi hafta benim “oğlum herkes anlar bunu ve defterine yazık” dediğimde “haklısın” demişti. Ama nasıl yapacağını hiç bilemiyordu. Zaten tersten kelimelerle yapay dil yapsam bile evvela ezberlemem gerek diyordu. Buradan belliydi aslında yapay dilci olmadığı.

2.periyot: ingilizce kelimelerin sonuna –i ve –l ekleyerek yapay dil yapma

Aslında ilk periyoda göre daha maharet isteyen bir şeydi. Çünkü ilkokul 5.sınıf ingilizcesiyle yapay dil yapmak demek komedi demekti. İngilizcenin mantığı asla türkçe gibi olamazdı. Denedik yine de maksat hevesini alsın dedim. Her ingilizce kelimenin sonuna i ve l ekliyorduk.

Applel=elma
Houri=saat
Computeri=bilgisayar
Chocolatel=çikolata
Veldönel=well done

3.periyot: değiştirilmiş tersten yazma yöntemi

Yılmazcanın ingilizceden apartılma yöntemini saatler içerisinde terk etmişti şener çünkü ingilizcenin ağırlığı onu ezmişti. Tabii ki bu süreçte bayağı günler de geçmişti. 3.periyottaysa tersten kelime yönteminde yine diretip yapay dil yapmak istedi mesela yine tersten yazılacaktı kelimeler ama ö’ler ve o’lar, m’ler ve n’ler, ş’ler ve s’ler, a’lar ve e’ler, ü’ler ve u’lar, r’ler ve p’ler yer değiştirecekti. Yani mesela şöyle bir şey olacaktı;

Sınpırıtsıgad metşpat enzey ınatmoy=değiştirilmiş yazma yöntemi

Hatta bana “bunla ilgili sözlük yap” demişti. Ben başta tamam dediysem de o evine gidince “aman milletin enayisi ben miyim? Zaten bundan da hevesi kaçacak, iyisi mi yapmayayım” demiştim. İyi de etmiştim. Birkaç gün sonra da yaz tatiline sinopa gitmiştim zaten. Yanımda da kaptanca sözlüğü götürmüştüm.

Tatilden döndüğüm zaman ise isabetli karar verdiğimi anlamıştım geliştirilmiş tersten yazma yöntemini de bu kaldıramamıştı bu seferse yine bir yöntem gelişti;

4.periyot: harfleri değişmiş düz yazma metodu;

Bu 4.periyota geçtiğinde ben de yine iyi niyetle yardımcı olabileceğimi söylemiştim ve bu periyodu da iyi götürebilir diye düşünüyordum. Lakin ne yazık ki bu en kolay yöntem olmasına rağmen bunun için bile “ezber yapmalıyım” diyebiliyordu şener. Yani yapacağı basitti şu harfler yer değişecekti;

a-e
i-ı
o-ö
u-ü
c-ç
s-ş
m-n
p-r

ğ ise kaldırılıp g yapılmıştı.

işte bu kadardı gördüğünüz üzere acayip kolay bir yöntem. Hatta buna dil değil dense dense türkçenin bir lehçesi denebilirdi. Mesela şöyle bir örnek cümle çıkardı bundan:

Yilnezçemim imgılızçadam ereptilne yomtanımı şeetlep ıcapışımda tapk atnıstı semep cumku ımgılızçamım egipligi ömü aznıstı = Yılmazcanın ingilizceden apartılma yöntemini saatler içerisinde terk etmişti şener çünkü ingilizcenin ağırlığı onu ezmişti.

Kolay bir yöntemdi ve “peki bunda türkçeden ekler farklı olacak mı?” dediğimde “hayır olmayacak” demişti. Yani işte bu kadar acemiydi ve özentiydi gerçek inanın ki buydu. Ertesi hafta tekrar “yılmazcada ekler değişmiyor mu?” diye sorduğumda yine ısrarla “değişmiyor” deyince çarptım gerçeği yüzüne;

-senin harf değişim yöntemin ekleri de değiştiriyor kardeşim. Değişmiyorsa –yör ne?, -açak, -eçek ne?, -lap ne?

Deyince suspus olmuş sadece gülmüştü. Çünkü kendi kalesine gol atmıştı aslında ama fark edememişti. Lakin kaptano ile de yılmazcanın bu periyodu birbirine çok benziyordu, yan yana getirildiğinde bazı kelimeler birbirini tutuyordu bile. biraz da bu yüzden bu aşamayı ben de beğenmiştim ama fırsata da çevirecektim ve şu teklifi yaptım;

-şener bak sözlüğü yapmak istiyorsan birlikte yapalım kabul lakin bir şartım var yardımcı olmak için. O da senin kelimelerin karşılığına kaptancasının da yazılmasıdır.

Dediğimde şener kabul etmişti lakin kendisinde şıpsevdi ve kararsız bir karakter olduğu için biz b harfine geçip birkaç kelime yazdığımızda o “ya yanlarına kaptanca olmasın” dediğinde ben de “emin misin? Geri dönüşü yoktur bu kararın” dediğimde “evet eminim olmasın” demişti. Ben de “kusura bakma şener o zaman sana yılmazca konusunda yardım edemem kendin ne yaparsan yap” deyip kalemi bıraktım defteri de kapattım ve bu şener’e ibretlik bir cevap olmuştu çünkü ben olmasam yapamayacaktı görünen köy kılavuz istemiyordu. Sonra o da “aman aslında beni de sıkmaya başlamıştı” diye çevirmeye çalıştı durumu lakin ben şu cevabı verdim;

“bak şener bu söyleyeceğimi dinleyeceksin, yok dinlemem dersen daire kapısının nerede olduğunu biliyorsun(bunu dedim çünkü daha evvelden bu diyeceğimi engellediği için bu gözdağını verdim), sen aslında bana özendin ve beceremedin kabul etmelisin, hem oğlum sen gürcüce biliyorsun ve evde konuşuyorsun, kimin ihtiyacı olur sizin evde yılmazcaya?”

Dediğimde sadece “haklısın” demişti. Ve yılmazca macerasını da nihayet tamamen sonlandırmıştı.

Soru: sensiz devam edemez miydi?
Cevap: edemezdi yok eğer kendisi yapabilseydi gelip benden yardım istemezdi. Ve tabii ki başka bir kişinin de yapabilmesini isterdim hatta düşündüğü 4.periyottan da umutluydum ama yola çıktığı insanı yarı yolda bırakabilecek bir kişiyle yola da devam etmek istemedim. Kendisi de istemedi isteseydi yapardı.

Kaptancanın ilk günlerindeki yanlış algı

Böyle bir yanlış algı vardı o da dile kendi soyadımı vermiş olmamdan ileri geliyordu. Ve şöyle düşünenler vardı “mesela soyadı çelik olan çelikçe, soyadı demir olan demirce, soyadı kaya olan kayaca mı yapacak yani?” diyorlardı. Bu şekilde bir yanlış anlaşılma bile peydah olmuştu. Hayır yapay dilciliğin maksadı kesinlikle bu değildi.

Kime göre hata neye göre hata?

Kaptano soselok ilk çıkartıldığı zamanda bazı kişiler bunun hatalı bir uğraş olduğunu savunmuştur. Bazıları kelimeleri görmeden bu kanıya kapılmışken bazıları da sözlüğü görünce kapılmıştır lakin asla içeriğe göz bile atılmamıştır. En mühimlerinden biri de 4. Ve 4. Sınıflarda sınıf öğretmenliğimizi yapan banu gülçiçek’e ben bu çalışmamı göstermiştim, arada banu hocayı ziyaret ederdim çünkü ve gösterdiğimde aynı önyargılı tepkiyi kendi de vermişti. Gösterdiğim baskı da soselok’un 3.baskısıydı ve 8.sınıfın başlarında göstermiştim. Şunu demişti;

“bu ne ya yarısı türkçe yarısı ingilizce garip garip şeyler böyle şeyler yapmayacaksın”

Lakin benim cevabım daha manidardı. Adeta “sen kimsin ya” dercesine şu sözleri demiştim ki kendisine bu zamana kadar böyle konuşmamışımdır;

“kaptanca projesini ben zamanımda size okuttuğum otobiyografide de kullandım öğretmenim. Lakin siz bugün gelip düşmanlık ediyorsunuz ama şunu bilin ki ne siz ne de başkası beni bu yoldan alıkoyamayacak ve bu dil herkese rağmen var olacaktır” dediğimde banu hoca buz kesmişti. Donuk donuk bakarken teneffüs bitiş zili çalınca “neyse hocam görüşmek üzere” deyip sınıfıma çıkmıştım.

Yani öyle bir önyargıydı ki bu mefhumu bilmeden ve tanımadan insanlar canavarlaşabiliyordu. İşin ilginç tarafıysa eğitimli insanlar makul eleştiriler getirirken eğitimsiz cühela meseleyi hakaret boyutuna bile taşıyordu. Hakaret eleştiri olabilir mi? Yani karşındakine bağırıp hakaret ederek fikrinin değişmesini beklemek kadar mantıksız bir davranış biçimi yoktur. “çok korktum senden fikrim değişti” diye bir şey olmaz.

8.sınıfta da kaptanca tam gaz devam ediyordu

Dilin 3.sözlüğünü eylül ayında yazmaya başlamıştım ve çok teşekküllü bir lisandı benim hedefim. Bunun için kütüphaneye gidip ansiklopedi karıştırdım ve türkçedeki ekleri evvela kağıda geçirdim sonra kaptanca için karşılıklarını icat ettim. Okullar açılmadan da sözlüğü hazırladım. Artık bir bilgisayarım da vardı her ne kadar internet bağlatmaya 2 yıl olsa da. Dili bilgisayara geçirmemiştim lakin denemeleri bilgisayarda da yapıyordum. Okullar açıldığı zaman da sözlüğüm artık hazırdı ve bu sene sürpriz olarak 10-15 tane yeni öğrenci gelmişti sınıfa. Yine merak edenlere bu dili gösterdim, sözlüğü okudular hatta sınıfa yeni gelenlere bile verdiler. Hatta eski yıllardan bir kız yeni gelen Dicle kopar adlı bir kıza sözlüğü okutmuştu tabi okusa da başlarda mana veremedi lakin sonraki zamanlarda neyin ne olduğunu ve yapay dilin nasıl işlediğini anlamıştı. Hatta okul bitimine yakın zamanlarda dersin birinde bir öğretmen “biz küçükken kafamıza göre alfabe yaratırdık” dediğinde bu;

“hocam biz onla uğraşmıyoruz bizde dilin kendisini yapanlar var” demişti.

8.sınıf zamanında kaptano dilinde ses kayıtları yapıp bilgisayarıma atardım hatta. Bu bir ilkti tabii ki. Ben kaptano’yu bilgisayarın her yerine koymak istedim. Windows’u kaptancalaştırmıştım resmen. Windows xp hoşgeldiniz introsunu “neisqomsiz” haline getirmiştim, bazı sistem dosyalarını bile kaptancaya çevirmiştim. Bilgisayarım gibi, yerel disk gibi isminin değiştirilmemesi gereken dosyalara bile el atmıştım ve bu sebeple windows çökmüştü hatta.

Klasörler mi? Onları da kaptanca şeklinde hazırlıyordum. Zaten oluşturulan klasöre istediğin ismi ver bilgisayar çökmez.

8.sınıf zamanında kaptancaya saldırılar öğrenci boyutunda da artmıştı diyebilirim. Birçok kere kavga ettiğim de doğrudur sırf lisanıma hakarette bulundukları için. Neyin ne olduğunu bilmeksizin tahkir büyük bir ayıptır zaten. Espri başka tahkir başka nihayetinde. Mesela bir keresinde biri “ya benim bir akrabam var gemicilikte çalışıyor o da kaptanca biliyordur şimdi” demek başka, ağır ithamlar başkadır. Sırf grup halinde ağır ithamda bulundular diye 4 kişiyle aynı anda kavga etmiştim ve sağlam dayak yemiştim yok dayaktan da öte beynime travma geçirteceklerdi, gömleğimin yakası yırtılmıştı zaten. Bayılma numarası yapıp kurtardım paçayı yoksa Allah korusun bir beyin hasarının geri dönüşü olmazdı. 1 hafta başımın ağrıdığını hatırlarım. İdareye şikayetçi olduğumu da bildirmiştim lakin okulların kapanmasına 2 hafta gibi bir süre kaldığı için disiplin işlemi yapılmamıştı. Lakin hepsi teker teker sorgulanmıştı. Bu olayın iştirakçileri 4 kişiydi, şu an bir tanesi facebook listemde mevcuttur ama hiç muhatap olmam çünkü konuşsam bu konu gündeme illa gelecek. Diğer 3 kişiyle ise yıllardır konuşmuyorum ve konuşmayı da bir ömür boyu düşünmüyorum.

Soru: neden böyle bir olayı göze aldın ki?
Cevap: mesele aslında negatif tepkinin ters tepmesidir diyebiliriz. Sonuçta 2004 yılından beri aktif propaganda yapıyorsun ve yaptığını da gerçekten severek yapıyorsun ama hoşlanmayanların da çirkefliklerini yanlış buluyorsun. Sonuçta seviyorsun ve olumsuz tepkiler de sana bir teşvik oluyor. İnsan mutlu olduğu kaynağın yok edilmesini istemez nihayetinde. Lakin karşımdaki hiçkimse de makul bir eleştiri getiremiyordu bunu da unutmamak lazım.

Soru: yaptığından pişman mısın?
Cevap: asla. Sonuçta benim o zamanlarki kırmızı çizgim belliydi, aşmasalardı, ben mi aşın dedim? Ayrıca fiziksel saldırıyı yapan ben değilim saldırı bana karşı yapıldı. Ayağa kalkınca da öğretmenlerin huzurunda saldırıyı başlatana demediğimi bırakmadım. Belki de bu yüzden bugün kendisiyle pek konuşmam sonuçta münasebet ağır bir yara almış ne kadar düzelir ki?

Bir de şöyle düşünün eşinizle yolda yürüyorsunuz ve kaslı, 2 metre boyunda bir maganda eşinize sizin yanınızdayken elle tacizde bulunuyor, insan gururu dayak yiyeceğini bile bile o kas yığınına saldırmayı gerektirir. Dayağı yersin evet ama onurunla yersin. Tıpkı bazı suçlular vardır hapse girdiklerinde bile “olsun be en azından vicdanım rahat” der. Bu da buna benzer. Az kalsın travma geçiriyordum ama kendi prensiplerimi çiğnemediğim için vicdanım rahat.

Soru: bu zamanda böyle birisi yine saldırıda bulunabilir mi?
Cevap: eğer yapay dilci olduğum için fiziksel saldırıda bulunacak olan varsa elbette iş karakolda biter. Saldırgan tutuklanır, akıl hastanesine yatırılabilir, medyaya yansırsa daha fena, kültür düşmanı, sanat düşmanı, cahil diye milletin diline düşer. Sana ne yani başkasının hayatından? Sana zorla mı bir şey öğretiyor adam? Öğrenmek istemiyorsan öğrenme, konuşmak istemiyorsan konuşma yani. Ama başkasının da konuşma hakkına müdahale edemezsin.

YAPAY DİL İÇİN UYKU DÖNEMİ BAŞLIYOR

8.sınıf ilköğretimin son sınıfıydı ve ertesi sene lise vardı. Bu da demek oluyordu ki kaptanca serüveni için başa dönülecek. Çünkü akrabalar arasında bir bilinirliği sağlanamamıştı sadece 2 tane yaşıtım olan akrabam bunun varlığından haberdardı ve elbette okul da bitecekti o yıl okul bitmeden birkaç ay evvel özlem çelik adlı arkadaşıma döndüm dedim ki;

Biliyor musun özlem? Bu sene son sene ve artık kaptano olmayacak ne yazık ki.

O da beklenmedik bir cevap vermişti;

-öyle deme mustafa bir gün senin dilini dünya tanıyacak. İnsanlar seni gördü mü ne yaptığını bilecek. Lisede de kullanacaksın bunu hatta ben inanıyorum sen yapacaksın. Onlar da soselok ile tanışacaklardır.

Demişti. Güzel bir temenniydi elbette. Ama lise için halen düşünceliydim ailem de lise günlerinde kaptanca projesinin uyumasından yanaydı hatta. Ve de istemeyerekte olsa projeyi uyuttum, dillere yatkınlığım vardı ama zorla kopartıldım bir nevi. Lakin içimde hep bir ukde kalmıştı. Soselok benim masamın üzerindeydi her daim. Lisenin ilk senesi benim için çok parlak geçen bir sene olmamıştı elbette. Ortama da alışamamıştım, çevremde ara sıra soselok’u soranlar oluyordu lakin geçiştiriyordum soruları. Lise esnasında üst kat komşum ve okul arkadaşım servet taş’a bu projeden bahsettim birkaç cümle bile kurdum lakin pek hoşuna gitmiş bir proje değildi ama seviyordu arada benim cümlelerimi kullanmayı.

Lisede servet taş’ın okuduğu sınıf farklıydı ve ben kendi okuduğum sınıftaki öğrencileri hiç sevmiyordum aramız soğuktu çünkü öğrencilerle ve bu yüzden onlara hiç bahsetmedim projemden ve gayelerimden. Bir kere edebiyat hocasına bir lisan projemin olduğunu ima etmiştim hepsi oydu. Ve de sınıfa soselok’u getirmeye hep çekindim. Çünkü daha evvelki 2 senede bu dile düşman olanların yaptıkları da beni biraz yıldırmıştı.

Servet taş ile lise 1’in ilk senesinde konuşurdum bayağı, iyi arkadaştık lakin ikimiz de sınıf tekrarına kalmıştık. Ben okuduğum okuldan kaydımı aldırmıştım, benim peşimden de servet taş aldırmıştı. Başlarda ben de aslında liseye devam etmeyi düşünmezdim lakin bir ara önüme iyi bir fırsat çıktı ve servetin babasının dükkanına giderek servete;

“bak eğer esenlerde okumaya devam edersek kesinlikle sınıfı geçeceğiz ne dersin” dediğimde düşünmem lazım demişti. 2 gün mühlet vermiştim. 2 gün sonra 6 eylül 2006 akşamı üst kata servet’in evine çıktım kararını sormak için. “evet ne diyorsun? Kararın ne?” dedim ve de “hayır” dedi. Ben de peki deyip evden çıkacakken babası şahabettin taş beni çağırdı “otur konuşalım ya” diyerekten. Ve bana sordu “peki sen devam edecek misin?” dedi. Ben de “hayır madem servet istemiyor ben de istemiyorum” demiştim.

Soru: neden? Servet istemiyor diye senin gitmenin önünde bir engel mi vardı?
Cevap: aslında bu mesele benim arkadaşlık kavramına bakış açımla ilgiliydi. O zamanlar pek arkadaşlık kuran bir tip değildim. Sosyal medya yoktu, ilkokullular yoktu, lise 1’den de görüştüğüm kimse yoktu zaten yaka silkelerek ayrılmıştım. Bari arkadaşım olur, muhabbet edeceğim insan olur yanımda diye düşünmüştüm. Ben arkadaşlarıma eskiden çok kıymet verirdim lakin servet gibi kıymeti heba edenler yüzünden kimseye değerinden fazla kıymet vermemeyi idrak ettim. O gün bugündür de değeri hak etmeyene değer vermem.

Herneyse, servetin babası şahabettin benim bu cevabımı duyunca bana cevap olarak “hayvan!” diye bağırdı. Şok olmuştum lakin arkadaşımın babasıdır diye alttan aldım, ama hakaretlere devam etti, soru sordu cevap verdim hakaret etti ve böyle yarım saat devam etti. Yarım saat hakarete katlanıyordum sırf arkadaşımın babasıdır diye. Ama şahabettin büyük bir hata yaptı ve “bugüne kadar ne icadınız var?” diye sordu. Benim kaptanca projem vardı ve sürdüm sahaya. Şahabettin tuzağa balıklama atladı ve hakarete başladı;

“kaptanca mı?,  yok ya türkçe sizin neyinize yetmiyor, salaklar? Aptallar, dallamalar” gibi neredeyse küfre varan hakaretlerine devam ediyordu. Ben “sözünü geri al sonra affetmem bu hatanı” dediğimde almam! Diye bağırdı. Sonra ne düşündüyse geri aldı ama fazla sürmedi tahkire devam etti. Bu arada servet öyle boş boş bakıyordu tartışma boyunca bize. Beni savunmasını bir kenara bırak “mustafa babam doğru söylüyor” bile diyemedi. Bari de bunu.

Sonra da kapıdan tam çıkarken bu adamın hakaretlerine mukabele maksadıyla ben de hakaret ettim kaptano dilinde. O da “kaptanca bu muydu?” deyince ben de cevap vermeden çıktım indim eve. Lamı cimi yok en yakın arkadaşımla arayı bozmak kaçınılmazdı bu yüzden.

Soru: bundan sonra neler oldu?
Cevap: arada bize misafirliğe gelirlerdi ve olayın olduğu haftasonu da geleceklerdi ama korktular ve gelemediler. Çünkü kırmızı çizgiyi çiğnemişsin hadi bunu geçtim komşunun çocuğunun tercihinden sana ne? İster gider ister gitmez? Dert mi tuttu seni? Keşke gitseymişsin de geç, neden evine gelen bir misafire hakaret ediyorsun?. Bitti mi? Bitmedi, 2 gün sonra servete telefondan şöyle mesaj yazdım;

Servet, babanın yaptığı gerçek dışı tahkirat ve kaptancayı tahkiri esefle karşılıyorum bir açıklama borçlusun

Dediğimde sadece “babam öylesine söyledi sen yanlış anladın”

Demişti. Yanlış anlamışmışım? Daha neyini yanlış anlayacağım? Kırmızı çizgimi çiğneyin sonra da yanlış anlaşılma deyin, oldu canım başka?

Bu olay neticesinde “başlarım servetine de cervetine de” deyip esenlerdeki liseye kaydımı yaptırdım ve başarılı bir biçimde mezun oldum, servet mi? Açık lise okudu ancak.

Soru: şahabettin özür diledi mi?
Cevap: evet diledi 2 ay sonra ama duymazlıktan geldim, bana karşı o gün bugündür ağzını açıp tek kelime söyleyemez. Servet mi? Sadece rastlarsam selam veriyorum o kadar.

Bu servet olayından sonra kaptano selok için yeni bir sürüm daha yayınladım ve dolabıma koydum sözlüğü ve okula konsantre oldum. 2007 yılında sadece yaz tatiline 2 ay kala ingilizce öğretmenimize bahsettim o kadar. Başka kimse de bilmedi varlığını.

Lise 2’de bile kimse bu dilden haberdar değildi hatta.

Yapay dil projesi dama mı atılıyor?

2007 ve 2008 yıllarında proje hakkında pek kimseyle konuşmadım. Kimse projemin varlığını bile bilmiyordu. Hatta eski kitaplarımın olduğu dolaba koymuştum sözlüğü ve elime bile almamıştım uzun zamandır. 750 civarı kelime ve grameriyle bir lisan istirahat ediyordu. Sadece kuzenim kamil ile 2008 yılı yaz tatilinde projenin selametini konuştuk o kadar. O da birkaç dakikalığınaydı ama ben pek konuşulmasını da istemiyordum o günlerde. Zaten uyuyordu eleştirilmesinin sırası değildi. Bu süre zarfında internette geziniyor, çeşitli makaleler okuyor, video oyunlarıyla ilgileniyordum, hatta bir video oyunu sitesinde sürekli aktif oluyordum.

Mızrak çuvala sığmıyor, uyanış geliyorum diyor

Lise 3 günleri başladığında bir çok alanda değişim yaşandı aynı anda. facebook yeni yeni popülerleşiyordu, ilk olarak bazı ilkokul arkadaşlarımı buldum facebook’tan tabii ki ve muhabbetler arttı, daha sonra liseden arkadaşlar da facebook’ta belirdi derken eski günler canlanıyordu, diğer taraftan internet sitesi açmıştık lise arkadaşım burhan akça ile ve onunla da gayet iyi arkadaştık.

Bütün bunlar kaptancayı uyandırma hareketlerini tetikliyordu. Uyanacaktı bu dil elbette. Uyanış beklemediğim bir yerden başladı;

Ben esenler atışalanı lisesinde okurken benim okul arkadaşlarımdan birisi aynı zamanda ilkokul arkadaşlarımdandı. Deniz kazak diye biriydi. Okul yolundayken buna rastladım birlikte yolu yürüyorduk. O benden 1 sınıf üstte okuyordu malum ben tekrar yapmıştım ya.

İşte selam aleykümselam derken o “mustafa, senin bir projen vardı, bir dil vardı ne oldu ona?” diye sorunca anlamıştım evet hatırlanıyordu. Deniz bu projeyi merak edenlerden değildi ama unutmamıştı hatırlıyordu bu sözlüğü. Ben de “eski kitaplarımın arasında duruyor, bir gün inşallah tekrar eskisi gibi ilgileneceğim” demiştim.

Şimdi kim ne yapabilirdi ki? Unutulmamıştı bu dil ve ayağa kalkacaktı.

Ocak 2009 tarihinde ilk ilköğretim buluşmasını gerçekleştirmiştik ve burada da metin akdamar adlı arkadaşıma projemin varlığının devam ettiğinden bahsetmiştim. Evet proje geri geliyordu ayak sesleri hissediliyordu.

Lise için propaganda ateşi yakıldı

2009 yılı başlarında Burhan akça adlı arkadaşıma bir gün blog açacağımı söylemiştim ve açmıştım da ama tahmin edin bakalım blogda ne vardı? Tabii ki de kaptano vardı. Metinler kaptano dilindeydi ve burhan’a şunu dedim;

“bu sene sadece ikimiz bileceğiz önümüzdeki sene asıl neşriyat başlayacak sabret” demiştim ve o da “tamam” demişti. Neşriyat başlıyordu, kaptanca geri geliyordu. Ayak sesleri hissediliyordu. Şehri ele geçirmek için banliyölere kadar gelmiş bir ordu gibiydi. Bir takım sesler vardı ama ortada kimsecikler yoktu. Lakin geleceklerdi.

Soru: blog sitesi ne kadar faal kaldı
Cevap: 1-2 hafta kadar. Nihayetinde numunelik kurulmuştu. Ve de yazarken şunu farketmiştim; kelime sayısında büyük eksiklikler var. Yıllar kelime hazinemi geliştirmiş çünkü.

Hatırlayan hatırlayana

2009 yılında bu dili birçok kişi birden hatırlamaya başlamıştı. Aslında benim düşünceme göre bu dil 2012 yılına kadar yaşayacak sonrasındaysa tamamen iptal edilecekti sonuçta ben o zamanlara kadar “yaşamış ama artık ölmüş bir proje” diye düşünüyordum lakin öyle olmadı. 2010 yılının başlangıcı gibiyse tekrardan nabız yoklamalara başladım. Yine annem karşı çıkıyordu dilin uyandırılmasına, bazı akrabalarımsa bu proje için artık çok geç olduğunu ve bir başarı sağlanamayacağını düşünmeye başlamıştı bile lakin ben böyle düşünmüyordum, bu dil bu sene tekrar doğacaktı lamı cimi yoktu. Çünkü ne şartlar eski şartlardı ne de ben eski bendim.

Soru: projeye karşı olanlara tepkin neydi?
Cevap: artık karşı gelmelerinin abes olduğunu söylüyordum ve bu meselede ciddi olduğumu söylüyordum.

Soru: neden herşey yolunda giderken ve üniversite sınavlarına yoğunlaşman daha iyi olacakken ilk plana projeni uyandırmayı aldın?
Cevap: kendi düşünsel sistemim olan anlayışçı nizamı artık sağlam temellere oturtmaya başladığım için ve mesela yaşımın ve bilgimin artmasından dolayı çevre manipülasyonlarından etkilenmemeye başladığım için diyebilirim. Sonuçta bazı kalıpları kırmak insan için bir kusur değil meziyetti ben bunu görmüştüm. Hem Hz.Muhammed(s.a.v.) bile toplumunun kalıbını kırmış değil midir? Sonuçta o peygamberliğinden önce de toplumunda iyilik için çalışmış bir insandı ve toplumdaki çarpıklıklardan rahatsız bir insandı. Öyle düşündüm yani sonuçta hayat bir yenilik iddiasından ibaretti ve bir ikna sürecinden ibaretti insanlar için. Kadere inanan birisiyim ve biz hayatta sadece rollerimizi seçeriz ben buna inanırım. Eğer ben bu projeyi uyandırmasaydım benim hayattaki bu rolümü başka birisi mutlaka uygulayacaktı. Belki adı nomuli olmaz bobori olurdu ama olurdu.

Diğer bir etmen ise artık video oyunlarının ve futbolun cazip gelmemesiydi diyebilirim meşgale açısından. Futbol kavramı artık bana mantıksız, monoton, kendini tekrar eden ve taraftarlık kavramının mantığının saçmalıktan ibaret olduğu bir etkinlik olarak geliyordu, video oyunlarına gelince oyun incelemesi yapmak denilen şeyi artık basit buluyordum. Sonuçta para almıyorsun ki neden bir video oyunu şirketinin bedavadan elemanı olasın ki diye düşünüyordum. Ama video oyuncularıyla muhabbetimi de kesmemiştim sonuçta propaganda yaparken onlara da yapacaktım.

Mart 2010; neşriyat başlıyor, lisan uyanıyor

Bir iki eleştiri bu dilin uyanmaması gerektiğini söylese de mart 2010 tarihinde evvela internetten tanıdığım video oyuncusu takipçilerimi facebook listemden çıkartmakla başladım işe. 10 kişiyi göndermiştim nihayetinde onlara deklarasyon sonradan başlayacaktı. Üniversite sınavı süreçleriydi hem sınava konsantre olmuştum hem de projeye. Kaptanca uyanmıştı artık, uzun zaman sonra herkes tekrar görmeye başlıyordu kaptancayı. Örnek cümleler başlamıştı bile facebook üzerinde. İlkokullular için olağan dışı bir şey yoktu uyuyan dev uyanmıştı, onlara açıklama yapma zahmetinde bile bulunmuyordum, sonuçta gördüklerini tekrar görüyorlardı.

Soru: ilkokulluların ilk tepkileri neler oldu?
Cevap: bazıları ne yazık ki hatırlamıyordu bile. örneğin ahmet şahin özgün adlı bir arkadaş “mustafa sen facede rusça mı yazıyorsun?” diye sorarak unuttuğunu belli edenlerdendi. Bir başka ilkokullu fethi gül ise “güzel türkçemiz dururken neden başka bir dil?” diye karalamaya kalktığı halde cevabını alıp susmuştu. Ama büyük çoğunluk meselenin ne olduğunu yeteri kadar biliyordu.

Tabii ki ilkokullular olup biteni görüyor da liseliler görmez mi?, 1 ay sonra filan anladılar bir şeylerin ters gittiğini ve ortada hiçbir dile benzemeyen bir dilin gezdiğini. İlhan akan ve sinem kürek adlı 2 arkadaş “mustafa uzun zamandır ortalarda başka bir dil var merak ediyoruz ben çok araştırdım anlayamadım neler döndüğünü nedir mesele bir anlat” dediğinde lisede kaptancadan bahsetmiştim ve onlara da “biraz sabredin yakında herkes bilecek” demiştim. Artık cidden bir uyanış sağlanmıştı ama neşriyat yine benim elimdeydi. İstesem sonsuza dek yok olabilirdi halen ama yapmadım çünkü yapmayacaktım, tam aksine bu proje yeşerecekti.

Propaganda elimde olmaktan çıkmıştır

Nisan ayının 3.haftasıydı ve malum son yılımız ya okuldaki, öğretmen de bizi serbest bırakmıştı coğrafya dersinde. Sohbet muhabbet filan ediyorduk, Zafer küçük adlı bir arkadaş elindeki akıllı telefonla yanıma geldi ve “mustafa senin şu dildeki kelimeleri bir yazayım benim telefona” dedi ben de onun sorduğu her şeyi söyledim o sordu ben söyledim, ben söyledim o yazdı telefona. Bayağı kelime olmuştu 50-100 tane vardı. Sonra diğer arkadaşlara gösterdi “mustafaya bunları soracağız bilecek” dedi. Masada o sırada akif tadıgüzel, doğan metin ve erol ateş vardı listedekileri soruyorlardı cevaplıyordum gayet güzel gidiyorduk. Olayın ne olduğunu merak edenlere de açıklama yapıyorduk. Bütün bu şamata dönerken burhan akça adlı arkadaş yan sırada müzik dinlemekle meşguldü ve akif burhan’a “burhan buraya bak mustafa dil yapmış dil!” diye haber verirken burhan sadece şunları söyledi;

“mustafa bana geçen sene bahsetti ya”

Bizim arkadaşlar yine şaşırmıştı tabii ki. Herhalde bu proje daha eski olmalıydı ve sordular cevapladım “2002 yılında başlandı” dedim yine şaşırdılar. O gün böyle geçmişti ama bu yeni olgu yayılıyordu büyük hızla. Çünkü devir ilköğretim 7.sınıf değil Lise son sınıftı. Artık herkes neyin ne olduğunu daha hızlı kavrıyordu. Dil sadece sınıf içiyle sınırlı kalmadı sınıf dışına yayılıyordu. Başka sınıflardan tanıdıklarına bile söylüyordu herkes. 2-3 saat içinde tüm sınıfa yayılmıştı, tüm okula yayıldığını ise okul çıkışında öğrendim. Birkaç güne ise daha fazla kişiye yayıldı.

Kuzenim kamil’in bir arkadaşı bizim liseye gidiyordu ve o da duymuştu bunu doğal olarak ve kamil’e sormuş;

“kaptanca diye bir şey varmış haberin var mı?” diye. Kuzenim de “tabii ki haberim var bizim mustafanın projesi o” demiş o da.

Dilin sınıfa tanıtıldığı günün ertesi günü bile proje dilden dile dolaşıyordu. Sınıfa gelmiştim oturdum sırama ve öğrencilerin uğultuları arasında “kaptanca” seslerini duyuyordum. Bir tanesi arka sıralardan bir tanesi ise kapı tarafından geliyordu, 5’er kişilik gruplar halinde lisanın kritiğini yapıyorlardı. Ben artık şaşmıştım bu işe. Ve de bununla kalmadı “mustafa sözlük yap”, “mustafa facebook sayfası aç” diyenler de cabasıydı. Evet bir sözlüğüm vardı lakin yetersizdi çünkü yıllar geçmişti üzerinden.  Haziran 2010’a kadar lisanı 750 kelimelik haliyle idare ettim, paylaşımlarda bulundum hatta sosyal medyada. Haziran ayında ise yeni bir sözlük yazmaya karar verdim nihayet.

Soru: peki hiç karşı çıkan olmadı mı?
Cevap: yine bazı akrabalar ve annem karşı çıkanlar arasındaydı. 2010 yılında çok zorluk çektim bunlar yüzünden. Meseleyi idrak etmeleri için de çok uğraştım. Annem ise başlarda karşı çıksa da sonra “sadece aramızda kalsın” demişti ama ona da itiraz etmiştim çünkü yaptığım uğraşı seviyordum. Beni ben yapıyordu bu aktivite diyebilirim. Akrabalardan da karşı çıkanlar hatta saatlerce argüman üretmeye çalışanlar da oldu lakin kimse şahsımı ikna edemedi, edemezdi de. İkna için sundukları argümanları ben çürüttükçe karşımda çirkefleşiyorlardı, hatta bazıları küfre varan ithamlarda bile bulunuyordu.

Arkadaşlarım arasında da beni sosyal medyada silen çok oldu hatta yarısına yakını sildi bile diyebilirim. Yani ne zararı varsa artık hiç bilemedim sadece güncelleme paylaşıyoruz yani. Başkaları bel altı içerik paylaşınca bir şey yok ama mustafa kaptan kendi lisanını paylaşınca kötü oluyor öyle mi? Böyle yapanlara ne kadar arkadaş diyebiliriz ki? Geçiniz efendim. Lakin bazı silenlerin sonradan geri döndüğünü de unutmamak gerekir. Böyle 10 civarı kişi var hatta.

Soru: bu günlerdeki en saçma sapan tepkiyi kim verdi?
Cevap: Remzi topaç adlı bizim sınıftan birisi verdi. Yani mantıklı bir argüman sunarsın, ya da tarzını beğenmedim dersin anlarım ama “bunun içine cin girmiş” nedir abi? Ne boş, ne mesnetsiz ithamlar, ne malayani sözlerdir bunlar?. Üstelik bu saçma sapan lafı söyleyen şahıs din kültürü sınavından 20 almış bir şahıstı bunu da unutmamak lazım. Cin girmişmiş lafa bak, he canım hatta özel ufoyla geliyorlar kelime listesi bırakıyorlar bana(!). yani boş laf konuşulur da bu kadar boş laf konuşulmaz. Hakaret mi desem, cehalet mi desem hiç bilemiyorum kimse kusura bakmasın.

Soru: dilin uyanması ne gibi farklılıklar yarattı?
Cevap: sınıf içerisinde daha çok sosyalleştim diyebilirim, arkadaşlarım arasında artık ilgilenilen bir insan olmuştum, daha fazla ilgi toplamıştım. Hayır maksadım şöhret değildi ve hiç olmadı ben sadece bu dili kendi istediğim için yapıyordum.

Yepyeni bir dönem başlıyor “Qosel leysane”

Ben dilin yeni sözlüğünü yazmaya başladığımda kaptanca isminin çok ilkel kaldığını fark etmiştim ve yeni bir isim lazım demiştim. Qosel leysane oldu dilin adı, manası da güzel lisan demekti. Ama geliştirdikçe geliştiriyordum, sürekli sözlük yazıyordum ama yetmiyordu bana artık ufak defterler. Kelime sayısı şişiyordu hep, sonuçta internet elimin altındaydı ve daha fazla kelimeye ulaşabiliyordum. Kelimeleri ve grameri sabır ve sebatla geliştirmeye devam ettim, üniversiteyi kazanmıştım ama açıköğretim olarak tahsilimi devam ettiriyordum.

Fikri altyapısını da ihmal etmiyordum ben dilin, blog sitesi vardı, youtube kanalı vardı, facebook sayfası vardı ve en mühimi artık bir logosu vardı. Yine destek veren ve karşı çıkan vardı çevremde tabii ki.

Evet bir dilim vardı ama halen tanıdıklar ortamını aşmamıştı. Propaganda benim tekelimde değildi, kah arkadaşlar, kah akrabalar gittikleri yerlerde projenin varlığından bahsediyorlardı. Ama yeni bir şey yapacaktım, internet alemine bizzat tanıtacaktım. Benim kişisel facebook hesabımdan gayrı başka bir hesabım daha vardı, orada da video oyunlarından tanıdıklarımı toplamıştım. Bir gün “haftasonu bir açıklamada bulunacağım” demiştim ama birileri bunu merak etmişti. Haftasonu geldi açıklamayı yaptım facebook’ta. Qosel leysane yapay dil projesi internet alemine deklare edilmişti ve bu ilk aşamaydı. Video oyuncularından da sayfayı beğenenler çıkmıştı. İkinci aşamaya geçecektim, bir dil sitesi buldum ve konu açıp bu dili tanıttım, beğenen de çıktı, beğenmeyen de çıktı ama ben artık bir ilki gerçekleştirmenin bahtiyarlığındaydım, yayılma tanıdıklar dairesinden iyice çıkmıştı.

İlk takipçi çıkartma

Qosel leysane projesini internette tanıttığım sitede bir kişi bloguma koymak istiyorum izin verir misin? Diye sorduğunda tamam koy demiştim ve bu kişi blogunda qosel leysane haberi paylaşınca birisi benim sayfayı beğenmişti birkaç hafta içerisinde. Başlarda öğrenirim filan diyordu hatta bir paylaşımımın altında muhabbet ediyorduk lakin bu şahıs kürtçe bir şey yazmıştı benim yorumuma cevaben. Ben de kürtçe bilmediğimi ve türkçe tercümesini yazması gerektiğini söyleyince bu

“sen nasıl kürtçe bilmezsin bir de dilcilik yapacaksın, ülkende en fazla kullanılan ikinci dili bilmiyorsun” diye söylendi. Ben de tesadüfen bu adamın başka paylaşımlarıma yazdığı yorumları görmüştüm resmen hakaret ediyordu, yapay dilciliği yadırgıyordu hatta. Neyse dedim bari profiline bakayım ama bakar bakmaz şok oldum, herif terör örgütü sempatizanıydı yapılacak belliydi, yeni gelmiş takipçi kovulacaktı ve ben de bu şahsı sayfamdan apar topar uzaklaştırıp sayfaya “burası bir yapay dil sayfasıdır başka tür eylemlere müsaade edilmeyecektir” yazmış ve ilk takipçiye de böylelikle yol vermiştim.

Soru: kürtçe bilmediğini söyleyeceğine neden tercümeyi arkadaşlarına sormadın?Cevap: 2 tane bilene sordum ama onlar benim mesajımı görene kadar ben haini tespit edip yol vermiştim bile.

Soru: bundan sonra başka takipçi attığın oldu mu?
Cevap: 3 tane daha oldu sonraki yıllarda. Keyfi olarak atma yapmıyorum. Terbiye sınırını aşarlarsa gereğini yapıyorum zaten yıllardır da kimseyi takipçilikten çıkartmadım. Çıkan kendi çıkıyor.

Qosel leysane sürecinin işleyişi

Aslında qosel leysane süreci eski kaptanca sürecinin daha da geliştirilmiş bir haliydi ama sürekli kelime ekliyordum, defterler, kalemler yetmiyordu artık ve matbaada 1 adet bastırmıştım hatta bir sözlük 2012 senesinde. 3000 kelimeyi aşmıştı dil. Qosel leysane sürecinde etimolojik bağlantıları pek kaale almadım TDK’nın sitesini açıp her kelimeye bir karşılık uydurdum. Karşılıkları bazen kendi kendime uydurdum, bazen italyanca, ispanyolca, ingilizce gibi dillerin kelimelerinin yapılarını bozarak yaptım.

Qosel leysane aşaması ilk başlarda tüm kelimelerinin o harfiyle bittiği dil değildi, bu fonksiyon takriben 1 sene sonra dile eklendi ama dilin yapısında da çelişki yarattı. Çünkü dilin isminin qoselo leysano olması gerekiyordu bu kurala göre.

Çevre tepkilerine gelince qosel leysane aşaması nomuli kadar sevilmemişti, nomuli kadar çekici gelmemişti insanlara. Ama çevremden artık insanların büyük çoğunluğu bu projeye karşı çıkmıyordu ama tavsiye filan veriyordu. En komik tavsiye ise bir konuşan bul tavsiyesiydi ama bu bir paradokstu tabii ki. Sen konuşan olsana? Deyince işte orada duraksama oluyordu. Hele bir arkadaşımın “ben bu dili dünyaya yayıldıktan sonra öğreneceğim” demesi daha da komikti paradoksların paradoksuydu. Zaten sen öğrenmezsen dünyaya yayılır mı güzel kardeşim?

Qosel leysane, isim olarak bile telafuzu oldukça çetin bir kelimeydi. İnsanlar bu kelimeyi telafuz edemiyordu. Halbuki yazıldığı gibiydi. Lakin;

-kosele leysane
-kosello lisale
-kosele sane
-nutella
-kuel leane

Diyenler vardı. Evet evet nutella diyen bile vardı.

Gramer bakımındansa qosel leysanede ek bolluğu vardı, qosel leysane içerisinde her türlü istisnanın bulunduğu bir dildi, yapı itibariyle kompleks bir yapıya sahipti. Evet zengin bir dildi ama zenginliği sisteminin ahenginden değil muhtelifliğinden geliyordu. Dilin grameri türkçedeki eklere karşılık bulmaktan ibaretti diyebiliriz lakin bu sorun yaratıyordu, birkaç tane sessiz harfin tek kelime içinde olmasına sebep oluyordu, birkaç tane sessiz harf bir kelimede sıralı halde olunca bu dilin anlaşılabilirliğini ve ağızda kolaylığını öldürüyordu.

Qosel leysane külliyatını matbaada bastırmıştım lakin bastırana kadar çatladım tabiri caizse. Matbaacı verdiğim 2 tane cd’yi kaybetti 3. Verdiğim cd ile ancak bastırabildi. 100 lira ödemiştim o zamanın parasıyla.

Qosel leysane’nin youtube kanalı da vardı videolar çekip atmıştım. Sosyal medyada internet sitesi, youtube kanalı ve facebook sayfası mevcuttu. O günlerde qosel leysanenin amaçlarını da hazırlamıştım ve bu amaçlar nomuli ile hemen hemen aynı amaçlardır.

Nomuli aşaması ve günümüz

Nomuli aşamasını ben başlangıçta apayrı bir yapay dil olarak tasarlamıştım. Qosel leysane’nin kardeş dili olacaktı bu dil. Arapça ve latincenin birleşimi bir yapay dil düşünmüştüm. Hatta kuzenim kamil kaptan’a bile teklif ettim “gel bu dili birlikte yapalım” dedim lakin o yanaşmamıştı.

Ben bu aşama için özel olarak latince sözlük aldım hatta ve gramer olarak başlangıçta esperantonun gramerinden esinlendim. Dil esperantoya benziyord evet bu eleştiriler bir yönden haklıydı ama diğer bir yönden haksızdı o da esperantonun latinceden esinlenerek hatta latincenin kolaylaştırılarak yapılmış bir dil olmasıydı. Nomuli aşamasında zamanla yeni kurallar ve yeni ekler oluşturarak esperanto ile benzerliği büyük oranda azaltmıştım. Zaman içinde çok ek denedim nomuli için ve ince eleyip sık dokudum ta ki 2017 yılına kadar. 2017 yılında ise nomulinin şu an özgün bir dil bilgisi var, özgün bir yapısı var. Yapı olarak nomuli ingilizceye de, türkçeye de arapçaya da benziyor.

Arapça demişken arapçanın dil yapısı ile latincenin yapısı birbirine pek uyuşmuyordu ama arapçadan da kelime almıştım latinceden de almıştım nihayetinde. Nomuli aşamasının ne zaman qosel leysane ile birleştiğine gelince 2012 nisan ayında doğan nomuliye qosel leysaneyi entegre ettim. Eylül 2012 tarihinden itibarense qosel leysane sözlüğünü nomuliye entegre etmeye başladım. Qosel leysanenin kelimelerini de heba etmedim anlayacağınız.

2012 yılında bazı internet takipçilerim jest amaçlı nomuli cümleler kurmuştu kısa muhabbetler ederdik. 2012 yılında ilk kez dışarıdan bir kişi yapay dil sayfamı beğenmişti daha evvelden de anlattığım üzere. Ahmet arif hayırlı isminde bir kişiydi bu bir devlet memuruydu aslında. Başlarda ben çok ilgiliyim havalarındaydı lakin 1 ay sonra yapay dilcilikle ilgilenmemeye başlamıştı nomuli beğenisini bile kandırmıştı ama profilimde durmayı halen sürdürüyordu.. Ben de bunu 2 kere uyardım “bak sayfaya tekrar gel yoksa silmek zorunda kalacağım seni” diyerek ama dinlemeyince silmek zorunda kalmıştım bu kişiyi. Sonraki zamanlarda bu şahsın dili hakkında internette hiçbir emareye rastlamadım bile.

Bu ahmet arif hayırlıdan sonra ise daha bambaşka bir kişi gelmişti ismail ali çetinoğlu adında bir kişiydi bu. Konuşuyorduk yapay dilcilik hakkında hatta kendisi ilgileniyorum, öğreneceğim filan demesine karşılık bir atraksiyon göremedim kendisinden. Yapacağım edeceğim, senle bir gün konuşacağım muhabbet edeceğim diyordu hep lakin icraat göremiyordum. Dilci değildi, bir ürün satış elemanıymış aslında web sitesi satıyormuş. Sonraki zamanlarda bir baktım ki bu şahsın hiç dille filan alakası yok “sadece takip et sayfayı” deyip profilimden silmiştim. Bu şahısta bir kere nomulice cümle kurmuştu.

2013 yılı başlarında esperanto lisanını türkiyede konuşanlarla iletişime geçtim, kendi varlığımı hissettirdim “geleceğim” dercesine. Ve de haziran 2013 tarihinde gruplarına giriş başvurusu yaptım geri dönüş yaptılar kendimi tanıttım dilden filan bahsettim derken bayağı bir açıldım yapay dil dünyasına.

2013 eylül ayında azerbaycandan bir arkadaş olan sabuhi “ben dil yapımcısıyım” dediğinde onla da muhabbeti ilerlettik, yapay dil sayfalarına yelken açtık, uluslar arası takılıyorduk artık ve 2015 yılına kadar aktif çalıştık 2015 sonrası o yapay dilciliğe ara verdi uzun süre. 3 yıl boyunca da artık projeleri devam etmediği için yollarımızı ayırdık.

2013 sonrasındaysa uluslar arası gruplarda kelimeler paylaştım ara sıra, esperanto dilini konuşanların istanbuldaki etkinliklerine katıldım birkaç kere, sayfamı zaman zaman çeşitli yerlerden beğenenler çıktı, bazıları uzun zamandır beğenisini korudu bazısı geçici süre beğendi. Lakin günümüzde Türkiyede insanlar arasında nomulinin varlığı yayılıyor artık böyle bir çalışmanın olduğu hissediliyor. Tabi milyonlara belki erişemedik ama youtube kanalımız dünyanın her ülkesinde en az 1 görüntülenmeye ulaştı. Bugün beni tanıyan insanlar çevrelerine hep bir yapay dilden bahsetti, ya da internette rast gelenler başka tanıdıklarına bu meseleden bahsetti. Bugün Türkiyede mesela bu yapay dilcilik uğraşına ilgi artmışsa benim de payım vardır. İnsanların kulağına bir şekilde bir şeyler gidiyor, kulaktan kulağa giden bilgide “mustafa kaptan nomuli lisanını yapmış” şeklinde tüm cümle yer almıyor belki ama “Bir adam var türkiyede dil yapmış” diye duyulmuş olabilir mesela.

Soru: geleceği ne olacak peki nomuli projesinin?
Cevap: nomuli projesi varlığına hep devam edecektir. Ben yaşadığım müddetçe bu projeyi bırakmayacağım, ve elbette ki akıcı bir şekilde ikinci bir konuşan çıkacaktır. Bu şayet dışarıdan birisi olmazsa kendi ev halkım arasından birisi olacaktır. Tabii ki onlara da serbest eğer uğraşmak istemezlerse onları da zorlayacak değilim. Sadece bir kütüphaneye versinler ve yaşatsınlar bu lisanı.

Dilin yazılı gelişimine gelince çevirilere devam ediyorum, gün içinde mutlaka ilgileniyorum ve videolu derslere devam ediyorum vs. ileride de devam edecek bu gelişmeler. Elbette birçok konuşanı olacak buna da inancım tamdır. Eğer hiç konuşan yıllar boyu çıkmazsa bile dünya edebiyatına bir katkı olmuş olacak Türkiyeden yapılmış bu yapay dil. Dünyada nadide bir eser olacak ve bir yerlerde hatırlanmaya devam edecek.

Soru: başka bir yapay dil yapmayı düşünür müsün?
Cevap: henüz değil lakin ilerleyen zamanlarda neden olmasın? Nasip meselesi nihayetinde.

Soru: senden görüpte yapay dilciliğe başlayanlar var mıydı?
Cevap: birkaç kişi vardı evet lakin hiçbirisi devamını getirememişti yapıtlarının.

Soru: yapay dil takipçilerin konusunda genel tutumun nedir?
Cevap: eski zamanlarda sayfayı beğenenler beni de ekliyorlardı ve isteklerini onaylıyordum lakin artık sayfayı beğenenlerin takipçi olarak kalmasını istiyorum kendilerinden. Beni eklemenize gerek yok takipçi olarak kalın yeterli diyorum. Çünkü bazı kişiler cidden suistimal etti. Kimisi eski mesajlardan açığımı aramaya çalıştı, kimisi site satmaya çalıştı, kimisi yapay dilciyim dedi hevesi kaçtı bu sebeple bu kararı aldım diyebilirim.

Soru: suistimalci derken seni en çok kızdıran suistimalci kimdir diye sorsak?
Cevap: aslında böyle bir kişi vardı psikolojik rahatsızlıkları vardı bu kişinin. Bipolar bozuklukmuş kendisi ve dil yapmak istiyordu hatta edebiyat öğretmenliği mezunuydu lakin şahısta kapasite yoktu. Daha evvelden esperanto yapay dilinin uluslar arası grubunu birbirine katmıştı, bir dil sitesini sürekli aynı konular açarak kirletmişti. Dil yapmak istiyordu ama tıkanıyordu. Lakin şöyle akıldışı bir fikri vardı:

Tüm islam alemini farsça tabanlı bir yapay dilde birleştirip selçuklu imparatorluğunu kurmak! Çılgınlık mı? Hem de nasıl. Olmayacak duaya amin diyen cinsten birisiydi anlayacağınız ve beni de eklemişti bu herneyse konuştuk ettik bu “ben dil yapamıyorum benim için farsça tabanlı dil yap nolur” diye yalvarıyor hatta sen akıllısın sen yaparsın diye yağcılıkta yapmayı ihmal etmiyordu. Aklınca benim gururumu okşayarak istediğini yaptıracaktı.

Saatlerce dil döktü facebook’tan lakin ben “zamanım yok” desem de ısrar üstüne ısrar ediyordu. Lakin beyfendi bipolar bozukluk hastasıydı çaresiz susuyor ama birkaç dakika sonra aynı ısrarına devam ediyordu. Baktım ikna olmayacak başımdan gitmesi için tamam 1 hafta düşüneceğim öyle cevap vereceğim demiştim. 1 hafta sonunda da hayır diyecektim hesapta lakin bu dayanamadı tabii ki ve de “nomuli boş iş nomuliyi unut benim planladığım dili konuş nomuli yayılmaz bu yayılır” deyince bu şahsı uzaklaştırdım sosyal ağlarımdan. Ertesi gün mesaj attı nomuli facebook sayfasına lakin dinlemedim bile. Sonra da bir daha hiç görmedim ve bu kişi tarih oldu diyebilirim.

Yani bu tip insanlarla da uğraştık. Suistimaldir yani başka açıklaması yok. Ama bu tip şahıslar yüzünden yapay dilcilerin adı saçma sapan insana çıkıyor ya işte benim eleştirim bunadır.

Soru: yapay dilciliğin faydasını gördün mü?
Cevap: şahsım olarak evet diyebilirim gönül rahatlığıyla. Yabancı dil becerimi geliştirdi, buna binaen kelime kökeni bilgimi geliştirdi ve metin okumamı geliştirdi, çevremle daha fazla sosyalleşmemi sağladı yani evet faydasını gördüm diyebilirim. Ayrıca hayata bakışımı değiştirdi. Başkasına bir faydası olmamış olabilir mesela otomobillerin bana faydası ya da zararı yok şahsen bunu buna benzetebiliriz. Bazı insanlar otomobil piyasasıyla çok uğraşır alım satım yapar faydasını görür ama otomobil alım satımı yapmazsan faydasını da görmezsin, sen görmiyorsun diye otomobil alım satımı yapanlar boş iş yapıyor manası çıkmaz.

Ülkemizde zaten idealistlik, yaratıcılıktan ziyade maddi kaygı ön plandadır ne yazıkki ve bu sebeple toplumsal olarak icat çıkarmakta yerlerde sürünüyoruz, bilgiden yeni bilgi üretme konusunda dünyada yok denecek seviyedeyiz çünkü bizlere ezberci eğitim dayatılıyor ve biz de ezberci eğitimle önümüze bakıyoruz lakin mesele ezberde değil hayal edebilmekte, ideal sahibi olabilmekte. Evet kuru hayalden maddi gelir olmaz ama hiç hayal yoksa maddiyat hiç olamaz. sen hayal et sen yapamazsan bile başkasına söylersin o yapar ve dünyada yeni bir şey mevcut olur. mutfağa gitmezseniz mutfaktaki yemeğin faydasını görmezsiniz. İşte mesele bu.

Reklamlar

Nomuli tarihi” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s